BUGÜN SAAT 19'DA | Av. Ahmet EVCİMEN'den | Avukatlar İçin Sosyal Güvenlik hukukunda Nitelikli Hesaplamalar Eğitimi

26 Mart 2026

Yasal Faize İlişkin Anayasa Mahkemesi İptal Kararları ve Enflasyon Koşullarında Faiz Uygulaması

Bu makale 332 kez okundu.

Özet:

Haksız fiillerden ve hukuka aykırı olaylardan kaynaklanan tazminat ve alacaklara, sözleşme dışı borç ilişkilerine uygulanan yasal faiz oranları, başlangıçtan günümüze sıkça değiştirilen yasal düzenlemelerle belirlenmiş; bu konuda yürütme erkine tanınan yetkiler iki kez Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiştir.

Anayasa Mahkemesi iptal kararlarına rağmen, yürütme erki yeniden yetkili kılınıp, 01.01.2006 tarihinde yasal faiz oranı % 9 yapılmış, bu oran, ekonomik değişimler dikkate alınmaksızın (17,5) yıl uygulandıktan sonra, en son yasa değişikliğiyle 01.06.2024 tarihinde %12’ye çıkarılmış; Cumhurbaşkanı kararıyla bu oran %24 yapılmış ise de,

Anayasa Mahkemesi’nde itiraz yoluyla açılan davada, % 24 yasal faiz oranının, ülkemizde yaşanmakta olan yüksek enflasyonun çok altında kaldığı; paranın alım gücündeki düşüşü ve zamanında ödenmeyen para alacaklarındaki değer kaybını karşılayamayacak düzeyde ve yetersiz olduğu ileri sürülmüş;

Anayasa Mahkemesi, enflasyon oranlarının altında faiz uygulanmasının bireyin hakları ve kamu düzeni bakımından önem taşıdığı; alacağa uygulanacak faiz oranının belirlenmesi amacıyla oluşturulan mekanizmaların paranın değerinde oluşacak aşınmayı giderecek nitelikte olması ve bu suretle para alacağının enflasyon etkisiyle yitirilen değerinin karşılanmasını sağlayacak güvencelerin bulunması gerektiği sonucuna vararak, 22.07.2025 gün E 2024/24. K.2025/164 sayılı kararıyla, 3095 sayılı Kanun’un 21/4/2005 gün 5335 sayılı Yasa’nın 14.maddesiyle değiştirilen “Kanuni faiz” başlıklı 1.maddesinin, “Sözleşmeden kaynaklanmayan borç ilişkileri” yönünden Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline karar vermiştir.

İnceleme ve değerlendirmelerde sıra

  1. Önce başlangıcından günümüze yasal faiz uygulamaları anlatılacaktır.
  2. Daha sonra 22.07.2025 gün E 2024/24. K.2025/164 sayılı Anayasa Mahkemesi iptal kararının bir özeti verilecektir.
  3. En son, geçmişten bugüne yasal faiz uygulamaları ve Anayasa Mahkemesi iptal kararı değerlendirilecek; iptal kararından sonra yeniden yapılacak yasal düzenlemenin nasıl olması gerektiğine ilişkin görüşlerimiz açıklanacaktır.

I- BAŞLANGICINDAN GÜNÜMÜZE YASAL FAİZ UYGULAMASI

1- Genel açıklama

Yasalarda faize ve türüne ilişkin özel bir hüküm yoksa veya faiz oranı sözleşme ile daha yüksek kararlaştırılmamışsa, yasal faiz uygulanır. Yasal faiz ilk kez 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun “Faiz“ başlıklı 72’nci ve “geçmiş günler faizi” başlıklı 103’üncü maddelerinde yer almış; 72’nci maddede “Bir kimse faiz vermesine mecbur olup da miktarı ne mukavele ile ne de kanun veya örf ve âdet ile muayyen değil ise bu faiz senelik yüzde beş hesabıyla tediye olunur” ve 103’üncü maddede “Bir miktar paranın tediyesinden temerrüt eden borçlu, mukavele ile daha az bir faiz tayin edilmiş olsa bile, geçmiş günler için senelik yüzde beş hesabıyla faiz tediyesine mecburdur” denilmiştir.

Daha sonra 04.12.1984 gün 3095 sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanun yürürlüğe konularak, yasanın 5.maddesi 2.fıkrası hükmü ile Borçlar Kanunu ve Türk Ticaret Kanunu’ndaki kanuni faiz ve temerrüt faizi oranlarına ilişkin hükümler geçersiz kılınmış; 3095 sayılı yasa, yürürlüğe girdiği tarihten bu yana yasal faiz hakkındaki hükümler, biri 3095 sayılı Yasa’dan önceki dönem olmak üzere, başlangıçtan bugüne (5) kez değişikliğe uğramıştır. Bunları sırasıyla anlatacağız.

1- 3095 sayılı yasadan önceki dönem

04.12.1984 gün 3095 sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanun’un yürürlüğe girmesinden önceki dönemde, 818 sayılı Borçlar Kanunu 72/1 ve 103. maddelerine göre kanuni faiz yüzde beş idi. Ticari işlerde de Türk Ticaret Kanunu 9.maddesi 1.fıkrasında Borçlar Kanunu’nun 72’nci maddesine yollamada bulunularak, faiz oranının yüzde beş olduğu açıklaması yapılmıştı.

2- 3095 sayılı yasadan sonraki 19.12.1984 ile 31.12.1997 arası dönem

3095 sayılı yasanın ilk şekli olan bu dönemde faizleri artırma veya azaltma yetkisi Bakanlar Kurulu’na verilerek, yasal faize ilişkin 1.maddede aynen “Borçlar Kanunu ve Türk Ticaret Kanununa göre faiz ödenmesi gereken hallerde, miktar sözleşme ile tespit edilmemişse faiz ödemesi senelik yüzde otuz oranında yapılır.” denilmiş; maddenin 2. fıkrasında “Bakanlar Kurulu, ekonomik şartları dikkate alarak bu oranın yüzde seksenine kadar artırma ve eksiltme yapabilir. Bakanlar Kurulu’nun bu konudaki kararı, kararın alınmasını izleyen takvim yılı başından itibaren uygulanır” denilmiştir.

3- 1.01.1998 ile 31.12.1999 arası dönem

Yasanın yukarda açıklanan 1.maddesinin uygulanması çerçevesinde, Bakanlar Kurulu’nun 08.08.1997 gün 97/9807 sayılı kararıyla yasal faiz ve temerrüt faizi oranları 01.01.1998 tarihinden geçerli olmak üzere yıllık %30’dan % 50’ye çıkarılmıştır. Ticari temerrüt faiz oranları ise, yasanın 2.maddesi 3.fıkrası uyarınca T.C. Merkez Bankası kısa vadeli krediler için açıkladığı reeskont faiz oranları üzerinden sürdürülmüştür. Örneğin, yasal faizin %50 olarak uygulandığı 01.01.1998 ile 31.12.1999 tarihleri arasındaki iki yıllık dönemde ticari temerrüt (o zamanki adıyla) reeskont faiz oranı % 80 olarak uygulanmıştır.

4- 3095 sayılı yasanın 4489 sayılı yasa ile değiştirilmesinden sonraki dönem

3095 sayılı yasanın, Bakanlar Kurulu’na faizleri değiştirme yetkisi tanıyan 1. ve 2. maddelerinin Anayasa’ya aykırı bulunarak, Anayasa Mahkemesi’nin 15.12.1998 gün 34-79 sayılı kararıyla iptal edilmesi üzerine 15.12.1999 gün 4489 sayılı yasa ile söz konusu maddeler yeniden düzenlenerek şu şekli almıştır:

Madde 1. Borçlar Kanunu ve Türk Ticaret Kanununa göre faiz ödenmesi gereken hallerde, miktarı sözleşme ile tespit edilmemişse bu ödeme, yıllık, Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankasının önceki yılın 31 Aralık günü kısa vadeli kredi işlemlerinde uyguladığı reeskont oranı üzerinden yapılır. Söz konusu reeskont oranı, 30 Haziran günü önceki yılın 31 Aralık günü uygulanan reeskont oranından beş puan veya daha çok farklı ise, yılın ikinci yarısında bu oran geçerli olur.

Madde 2. Bir miktar paranın ödenmesinde temerrüde düşen borçlu, sözleşme ile aksi kararlaştırılmadıkça, geçmiş günler için 1’inci maddede belirlenen orana göre temerrüt faizi ödemeye mecburdur. Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankasının önceki yılın 31 Aralık günü kısa vadeli avanslar için uyguladığı faiz oranı, yukarıda açıklanan miktardan fazla ise, arada sözleşme olmasa bile ticari işlerde temerrüt faizi bu oran üzerinden istenebilir. Söz konusu avans faiz oranı, 30 Haziran günü önceki yılın 31 Aralık günü uygulanan avans faiz oranından beş puan veya daha çok farklı ise yılın ikinci yarısında bu oran geçerli olur.

3095 sayılı yasanın 4489 sayılı yasa ile yeniden düzenlenen 1. ve 2’nci maddeleri 01.01.2000 tarihinden geçerli olmak üzere yürürlüğe konulmuş ve bu yeni hükümler çerçevesinde T.C.Merkez Bankası’nın çeşitli tarihlerde yayınladığı tebliğlerle faiz oranları belirlenmeye başlanmıştır. Buna göre, 3095 sayılı Yasa’da 4489 sayılı yasa ile değişikliğin başlangıç tarihi olan 01.01.2000 tarihinden sonraki yasal faiz değişimleri, TC. Merkez Bankası tebliğleri ile şöyle bir seyir izlemiştir:

  • 01.01.2000 tarihinde % 60
  • 01.07.2002 tarihinde % 55
  • 01.07.2003 tarihinde % 50
  • 01.01.2004 tarihinde % 43
  • 01.07.2004 tarihinde % 38
  • 01.07.2005 tarihinde % 32

3095 sayılı Yasa’nın 4489 sayılı yasa ile değişen 1’inci ve 2.maddelerine göre, bu dönemde yasal faizden anlaşılması gereken, dönemler halinde yürürlüğe konulan T.C.Merkez Bankası kısa vadeli kredi işlemlerinde uygulanan reeskont faiz oranlarıdır. Değişen faizlerin uygulanma dönemleri de T.C.Merkez Bankası tarafından saptanan faiz değişim ve tebliğ tarihleri değil, yasanın 1’inci ve 2’nci maddelerinde açıklandığı üzere (değişimin beş puan ve daha fazla olması durumunda) dönem başlarıdır; yani Ocak ayı başı veya Temmuz ayı başı yürürlük tarihleri olacaktır.

5- Bütçe Kanunu ile yapılan değişiklik ve Anayasa Mahkemesi iptal kararı

3095 sayılı Yasa’da 4489 sayılı yasa ile yapılan değişiklik uyarınca TC. Merkez Bankası tarafından belirlenmekte olan faiz oranları, yürütme erki (Bakanlar Kurulu) tarafından yüksek bulunup, 2003 Mali Yılı Bütçe Kanunu’nun 51.maddesi 1.fıkrasıyla faiz oranlarının düşürülmeye başlanması üzerine, bu düzenleme, Anayasa'nın 11. maddesindeki Anayasanın üstünlüğü ve bağlayıcılığı ilkesi ile 2. maddesindeki hukuk devleti ilkesine aykırı bulunarak Anayasa Mahkemesi’nin 22.01.2004 gün E.2003/41 K.2004/4 sayılı kararıyla Bütçe Kanunlarındaki faize ilişkin hükümler iptal edilmiş; bunun yanı sıra Yargıtay da “Bütçe Kanunlarındaki faiz oranları, genel bütçeye dahil dairelerle, katma bütçeli idarelerin ilama bağlı borçları ile ilgili olup, bunların dışındaki hak ve alacaklara uygulanacak faiz, 3095 sayılı yasaya göre belirlenen T.C.Merkez Bankası kısa vadeli kredi işlemlerinde uygulanan reeskont faiz oranlarıdır” gerekçesiyle Bütçe Kanunlarındaki faiz oranlarını geçersiz saymıştır.

6- 21.04.2005 gün 5335 sayılı yasa ile 3095 sayılı Yasa’da yapılan değişiklik sonucu 01.05.2005 tarihinden sonraki dönem

Yukarda açıklandığı gibi, Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay engeline takılan Yürütme erki, Bütçe Kanunlarıyla ulaşamadığı amacını, 3095 sayılı Yasa’nın 1’inci ve 2’nci maddelerini 21.04.2005 gün 5335 sayılı yasanın 14.maddesiyle değiştirerek gerçekleştirmiş; Anayasa Mahkemesi’nin 15.12.1998 gün 34-79 sayılı iptal kararı gözardı edilerek, 4489 sayılı yasadan önceki dönemde olduğu gibi, Bakanlar Kurulu’na faizleri değiştirme yetkisi tanınmıştır. 3095 sayılı yasanın 21.04.2005 gün 5335 sayılı yasanın 14.maddesiyle değiştirilen yeni şekli şöyledir:

Madde:1- Borçlar Kanunu ve Türk Ticaret Kanununa göre faiz ödenmesi gereken hallerde, miktar sözleşme ile tespit edilmemişse bu ödeme yıllık yüzde oniki oranı üzerinden yapılır. Bakanlar Kurulu, bu oranı aylık olarak belirlemeye, yüzde onuna kadar indirmeye veya bir katına kadar artırmaya yetkilidir.

Bakanlar Kurulu, yasa değişikliği yoluyla elde ettiği bu yetkiyle, % 32 olan yasal faiz oranını, 01.05.2005 tarihinden geçerli olmak üzere önce %12’ye düşürmüş; daha sonra 01.01.2006’dan başlayarak %9’a indirmiş; ekonomideki ve para değerindeki değişmelere karşın, söz konusu tarihten başlayarak 31.05.2024 tarihine kadar (17,5) yıl % 9 faiz oranı uygulanmıştır.

7- 01.06.2024 tarihinden sonraki dönem

3095 sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanun’un 21/4/2005 gün 5335 sayılı Kanun’un 14.maddesiyle değiştirilen 1.maddesi, 20.05.2024 gün 8485 sayılı Cumhurbaşkanı Kararıyla aşağıdaki biçimi almıştır:

Madde 1- Borçlar Kanunu ve Türk Ticaret Kanununa göre faiz ödenmesi gereken hallerde, miktarı sözleşme ile tespit edilmemişse bu ödeme yıllık % 12 oranı üzerinden yapılır. Cumhurbaşkanı, bu oranı aylık olarak belirlemeye, yüzde onuna kadar indirmeye veya bir katına kadar artırmaya yetkilidir” denilmiş; böylece 01.06.2024 tarihinden başlayarak kanuni faiz % 24 yapılmıştır.

8- 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nda yasal faiz

Yasa’nın “Faiz” başlıklı 88.maddesi 1’inci fıkrası: Faiz ödeme borcunda uygulanacak yıllık faiz oranı, sözleşmede kararlaştırılmamışsa faiz borcunun doğduğu tarihte yürürlükte olan mevzuat hükümlerine göre belirlenir.

Yasa’nın “Temerrüt faizi” başlıklı 120.maddesi 1’inci fıkrası: Uygulanacak yıllık temerrüt faizi oranı, sözleşmede kararlaştırılmamışsa, faiz borcunun doğduğu tarihte yürürlükte olan mevzuat hükümlerine göre belirlenir.

9- Başlangıçtan günümüze faiz oranları ve Anayasa Mahkemesi iptal kararından sonrası

Yürürlük tarihleri Faiz oranları
3095 sy. Yasa’dan önce % 5
19.12.1984 - 31.12.1997 % 30
01.01.1998 - 31.12.1999 % 50
01.01.2000 - 30.06.2002 % 60
01.07.2002 - 30.06.2003 % 55
01.07.2003 - 31.12.2003 % 50
01.01.2004 - 30.06.2004 % 43
01.07.2004 - 30.04.2005 % 38
01.05.2005 - 31.12.2005 % 12
01.01.2006 - 31.05.2024 % 9
01.06.2024 - . % 24

Anayasa Mahkemesi, 01.12.2025 gün ve 33094 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan 22.07.2025 gün E2024/24. K.2025/164 sayılı kararıyla, 3095 sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanun’un 21/4/2005 gün 5335 sayılı Kanun’un 14.maddesiyle değiştirilen “Kanuni faiz” başlıklı 1.maddesinin, “Sözleşmeden kaynaklanmayan borç ilişkileri” yönünden Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline karar vermiştir.

İptal kararı, Resmi Gazete’de yayınlandığı tarihten başlayarak dokuz ay sonra yürürlüğe girecek olmasına; Resmi Gazete’de yayınlanma tarihi 01.12.2025 olup, dokuz ayın dolacağı tarih 30.09.2026 olacağına göre % 24 faiz oranının uygulaması anılan tarihe kadar sürdürülecektir. Bundan sonrası ise Yasama Organı (9) ay içinde yeni bir yasal düzenleme yapılırsa, yeni yasaya göre belirlenecek faiz oranı uygulanacak; yasal düzenleme yapılmazsa, yasa boşluğu TMK 1.maddesi uyarınca hakim tarafından doldurulacaktır. Bu boşluğun günün koşullarına ve enflasyon etkisine göre nasıl doldurulması gerektiğine ilişkin görüşlerimizi, aşağıda Anayasa Mahkemesi’nin bir özetini verdikten sonra açıklayacağız.


II- ANAYASA MAHKEMESİ İPTAL KARARI

Özet: Hak edildiği halde zamanında ödenmeyen tazminat ve alacağa uygulanacak yasal faiz oranının tespitine ilişkin yasal düzenlemelerin, enflasyon etkisiyle paranın alım gücündeki düşüşü ve para alacaklarındaki değer kaybını karşılayamayacak düzeyde ve yetersiz olduğu; enflasyon oranları altında faiz uygulanmasının bireyin hakları ve kamu düzeni bakımından önem taşıdığı; bu konuda alınacak önlemlerin, para alacağının enflasyon etkisiyle yitirilen değerinin belli ölçüde de olsa karşılanmasını sağlayacak güvencelerin bulunması gerektiği sonucuna varılmış;

Bu nedenlerle, Anayasa Mahkemesi’nin 01.12.2025 gün ve 33094 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan 22.07.2025 gün E2024/24. K.2025/164 sayılı kararıyla, 3095 sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanun’un 21/4/2005 gün 5335 sayılı Yasa’nın 14.maddesiyle değiştirilen “Kanuni faiz” başlıklı 1.maddesinin “Sözleşmeden kaynaklanmayan borç ilişkileri” yönünden Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline, kararın Resmi Gazete’de yayınlanmasından dokuz ay sonra yürürlüğe girmesine karar verilmiştir.

1- İptal isteğinin nedenleri

İtiraz yoluna başvuran Mahkeme, 3095 sayılı Kanun’un 1. maddesinin iptalini talep etmiştir. Bakılmakta olan davanın konusunu, deprem sonucunda taşınmazın yıkılması nedeniyle uğranılan maddi ve manevi zararların idarelerden tazmini talebi oluşturmaktadır.

Başvuru kararında özetle, faizin alacaklının alacağını kullanamamasından dolayı kendisine ödenen bir karşılık olduğu, enflasyonun yüksek olduğu dönemlerde faiz oranı ile enflasyon oranı arasında büyük farkların oluşması karşısında, itiraz konusu kuralda öngörülen faiz oranının enflasyonist bir ortamda yeterli düzeyde olmadığı, bununla birlikte kuralda paranın değer kaybının önlenmesi bakımından herhangi bir güvenceye yer verilmediği, Cumhurbaşkanına tanınan faiz oranını artırma yetkisinin de paranın değer kaybının önlenmesi açısından yeterli olmadığı, bu yönüyle kuralın mülkiyet hakkını, hukuki güvenlik ve öngörülebilirlik ilkelerini ihlal ettiği, mevduat faizi, kredi ve kredi kartı faizleri, bankalar tarafından alınan ek hesap faizi, ticari işlere uygulanan avans faizi ile devletin vatandaşlardan alacaklarına uygulanan gecikme faizi ve gecikme zammı oranlarının kanuni faizden çok daha yüksek olmasının eşitsizliğe neden olduğu belirtilerek kuralın Anayasa’nın 2., 5., 10., 13., 35., 36., 125. ve 138. maddelerine aykırı olduğu ileri sürülmüş, anılan maddenin iptali istenmiş; Anayasa Mahkemesi başvuruyu haklı bularak, aşağıdaki gerekçelerle anılan maddenin iptaline karar vermiştir.

2- Anayasa Mahkemesi iptal kararının gerekçesi

a) Faiz, hakedildiği halde zamanında ödenmeyen alacaktan yoksun kalındığı süre içerisinde, alacaklının paranın getirisinden yararlanamaması veya ödemenin geciktiği süre içerisinde ekonomideki değişimlerin etkisiyle paranın alım gücündeki düşüş sonucu alacaktaki aşınmayı gidermek amacıyla ana paraya belli bir oranda eklenen bir miktar paradır.

Bu bağlamda gerek ticari işlerde gerekse ticari olmayan işlerde herhangi bir şekilde faiz alacağının doğduğu durumlarda, anaparaya hangi oranda faiz uygulanacağı sözleşmede kararlaştırılmaması durumunda, bu konuda yürürlüğe konulan yasa hükümleri uygulanmaktadır.

b) Kanuni faiz oranı, 3095 sayılı Kanun’un 1.maddesinde düzenlenmiştir. Faiz alacağı, asıl alacağa bağlı ferî bir alacak olduğundan ancak ortada bir para alacağının bulunduğu durumlarda söz konusu olabilmektedir. 3095 sayılı Kanun’un 1.maddesinde kanuni faiz uygulanacağı öngörülen parasal alacakların Anayasa’nın 35. maddesi anlamında mülk teşkil ettiği açıktır. Anayasa’nın “Temel hak ve hürriyetlerin korunması” başlıklı 40.maddesinin birinci fıkrasında Anayasa ile tanınmış hak ve hürriyetleri ihlal edilen herkesin yetkili makama geciktirilmeden başvurma imkânının sağlanmasını isteme hakkına sahip olduğu hüküm altına alınmıştır.

c) Hak edildiği halde zamanında alınamayan bir miktar paranın değerinde oluşacak aşınmayı gidermek amacıyla alacağa uygulanacak faiz oranının, enflasyon koşullarında yetersiz kalması durumunda, bu yetersizliği giderecek ve enflasyon etkisiyle paranın alım gücündeki kaybın karşılanmasını sağlayacak güvencelerin Devletçe oluşturulması gerekmektedir.

Zamanında alınamayan para alacağına eklenecek yasal faizin yetersizliği karşısında, enflasyonun etkilerinden arındırılarak güncelleştirilmesi, diğer bir ifadeyle alacağa hak kazanıldığı tarih ile ödeme tarihi arasında geçen süredeki değer kaybını giderecek biçimde faiz uygulanması mülkiyet hakkı kapsamındaki alacağın enflasyon karşısında değer kaybetmesini önleyebilecek bir araçtır.

d) Yüksek enflasyonist ortamlarda parayı elinde bulundurmanın ve çeşitli yollarla değerlendirmenin getirisi para borcunun ödenmesi sırasında ödenecek kanuni faiz oranının çok üzerinde olacağından borçlu borcunu süresinde ödemekten kaçınabilecektir. Para borcunun belirtilen sebeplerle geç ödenmesi alacaklının yoksun kaldığı paranın ödendiği tarihe kadar geçen sürede enflasyon etkisiyle makul olanın ötesinde bir ekonomik kayıp yaşamasına neden olacaktır.

Ekonomilerde bir değişim vasıtası olan para; çeşitli ticari, sınai, zirai ve benzeri faaliyetlerde kullanılmakla sahibine kazanç, kira, nema gibi yararlar sağlayan ekonomik bir değerdir. Enflasyon etkisinde olan ekonomilerde paranın alım gücü, enflasyon oranına bağlı olarak değer kaybeder. Diğer bir ifadeyle alacaktan mahrum kalınan sürede enflasyon nedeniyle paranın değerinde oluşan hissedilir aşınma ile mülkiyetin gerçek değeri azaldığı gibi bu bedelin tasarruf veya yatırım aracı olarak getirisinden yararlanma imkânı da ortadan kalkmaktadır.

Bu sebeple devletin hak edildiği hâlde alınamayan bir miktar paranın değerinde oluşacak aşınmayı telafi edecek mekanizmaları geliştirmesi gerekir. Paranın değerinde oluşacak aşınmayı telafi edecek mekanizmaların geliştirilmesi paranın değerini sürekli olarak kaybettiği enflasyonist dönemlerde ayrı bir önem kazanır; zira hak edildiği hâlde alınamayan bir miktar paranın satın alma gücü, dönem sonunda enflasyon oranında azalmış olacaktır.

e) Öte yandan enflasyon ve buna bağlı olarak oluşan döviz kuru, mevduat faizi, Hazine bonosu ve devlet tahvili faiz oranlarının anapara ve temerrüt faizi için belirlenen kanuni faiz oranlarının çok üstünde gerçekleşmesi; bu durumdan borçlunun yararlanması, alacaklının ise zarara uğraması sonucunu doğurmaktadır. Zira yüksek enflasyonist ortamlarda parayı elinde bulundurmanın ve çeşitli yollarla değerlendirmenin getirisi para borcunun ödenmesi sırasında ödenecek kanuni faiz oranının çok üzerinde olacağından borçlu borcunu süresinde ödemekten kaçınabilecektir. Para borcunun belirtilen sebeplerle geç ödenmesi alacaklının yoksun kaldığı paranın ödendiği tarihe kadar geçen sürede enflasyon etkisiyle makul olanın ötesinde bir ekonomik kayıp yaşamasına neden olacaktır.

f) Bu durumda ise kamu düzeni bozulmakta, kişi ve toplum güvenliği sarsılmaktadır. Anayasa Mahkemesi’nin gerek norm denetimi kapsamında gerekse bireysel başvuru kapsamında verdiği çeşitli kararlarında da alacakların mülkiyet hakkı kapsamında olduğu, alacakların geç ödenmesi hâlinde enflasyon oranları altında olmayan bir faiz ödenmesinin bireyin hakları ve kamu düzeni bakımından önem taşıdığı belirtilmiştir.

Dolayısıyla hak edildiği hâlde alınamayan bir miktar paranın değerinde oluşacak aşınmayı telafi etmek amacıyla paranın asıl sahibine faiz uygulanmak suretiyle ödenmesinin öngörüldüğü durumlarda asıl alacağa uygulanacak faiz oranının veya faiz oranının belirlenmesi amacıyla oluşturulan mekanizmaların paranın değerinde oluşacak aşınmayı telafi edecek nitelikte olması ve bu suretle para alacağının enflasyon etkisiyle yitirilen değerinin belli ölçüde de olsa karşılanmasını sağlayacak güvencelerin bulunması gerekmektedir. Zira belirli bir süre yoksun kalınan paranın geri ödenmesi sırasında uygun ve adil bir giderimden söz edilebilmesi için para alacağı değer kaybına uğratılmadan ödenmelidir.

g) Bu bağlamda 3095 sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanun’un 1.maddesinin birinci fıkrasında kanuni faiz ödenmesi gereken hâllerde bu ödemenin yıllık yüzde on iki oranı üzerinden yapılacağı hükme bağlanmıştır. Bu durumda hak edildiği hâlde alınamayan bir miktar paranın ödeneceği tarihe kadar geçen sürede hak sahibinin enflasyon etkisiyle makul olanın ötesinde bir ekonomik kaybının oluşabileceği açıktır. Bunun yanı sıra 1.maddenin ikinci fıkrasında Cumhurbaşkanına kanuni faiz oranını artırma yetkisi tanınmış ise de söz konusu yetkinin kanuni faiz oranını bir katına kadar artırmaktan ibaret olduğu, bu durumda kuralda belirlenen kanuni faiz oranının Cumhurbaşkanı tarafından en fazla yıllık yüzde yirmi dört oranına çıkarılabileceği anlaşılmaktadır.

Bu durumda kuralla borcun geç ödenmesi nedeniyle belli bir oranda faiz ödenmesi öngörülmekle birlikte paranın değerinde oluşacak aşınmayı telafi etmek amacıyla enflasyon karşısında önemli ölçüde değer kaybına uğramadan ödenmesini sağlayacak mekanizmaların öngörülmediği hukuk sisteminde alacağın enflasyon karşısında değer kaybının önlenmesi için etkili bir hukuk yolunun bulunmadığı sonucuna ulaşılmıştır.

Bu itibarla kural, Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkı ile bağlantılı olarak Anayasa’nın 40. maddesinde düzenlenen etkili başvuru hakkına aykırılık oluşturmaktadır.

Açıklanan nedenlerle kural, Anayasa’nın 35. ve 40. maddelerine aykırıdır. İptali gerekir.

3- Hüküm

Yukarda açıklanan gerekçelerle, 3095 sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanun’un 21/4/2005 gün 5335 sayılı Yasa’nın 14.maddesiyle değiştirilen “Kanuni faiz” başlıklı 1.maddesinin “Sözleşmeden kaynaklanmayan borç ilişkileri” yönünden Anayasa’ya aykırı olduğuna ve iptaline, iptal kararının Resmi Gazete’de yayınlanmasından başlayarak dokuz ay sonra yürürlüğe girmesine 22.07.2025 tarihinde karar verilmiştir.


III- DEĞERLENDİRMELER

1- İptal kararından sonra nasıl bir düzenleme yapılmalıdır.

Anayasa Mahkemesi, 3095 sayılı Kanun’un, yasal faiz oranının belirlenmesine ilişkin 1.maddesini 22.07.2025 gün E2024/24. K.2025/164 sayılı kararıyla iptal edip, bu boşluğun yasama organınca doldurulması ve yeni bir yasal düzenleme yapılması için dokuz aylık bir süre tanıdığına göre, bu boşluk nasıl doldurulmalı, nasıl bir düzenleme yapılmalıdır ?

Buna yanıt ararken, geçmişteki uygulamalara bakıp, önce neyin yapılmaması, neyin yapılması: yasal faiz oranlarının hangi ölçülere göre belirlenmesi gerektiğini tespite çalışalım. 3095 sayılı Yasa, ilk yürürlüğe konulduğu 1984 yılından başlayarak günümüze kadar (5) kez değiştirilmiş olup, bunlardan ikisinde yasal faizi belirleme yetkisi yürütme erkine verilmiş; bu yetkilendirmeler Anayasa’ya aykırı bulunarak iki kez iptal edilmiştir. Ayrıca Bütçe Kanunu ile faiz belirleme düzenlemesi de Anayasaya aykırı bulunup iptal edilmiştir.

a) Faiz oranlarının yürütme erki (Bakanlar Kurulu) tarafından belirlenmesi Anayasa’ya aykırı bulunmuştur.

İlk kez 3095 sayılı Kanun’un 1984 yılında yürürlüğe konulduğu ilk şeklinde yasal faiz belirleme yetkisi Bakanlar Kurulu’na tanınmış iken, bu düzenleme Anayasa’ya aykırı bulunarak, Anayasa Mahkemesi’nin 15.12.1998 gün 34-79 sayılı kararıyla iptal edilmiştir.

İkinci kez, Anayasa’nın 153.maddesi 6.fıkrasına aykırı olarak, 3095 sayılı Yasada 5335 sayılı Yasayla yapılan değişiklikle, yasal faiz oranlarını belirlemede yeniden yürütme erki (Bakanlar Kurulu ve Cumhurbaşkanı) yetkili kılınmış; bu ikinci düzenleme de Anayasa Mahkemesi’nin 22.07.2025 gün E2024/24. K.2025/164 sayılı kararıyla iptal edilmiştir. Artık bu son iptal kararından sonra, üçüncü kez aynı biçimde yürütme erkine faiz belirleme yetkisi verilmesi, Anayasa’nın 11. ve 153/6.maddelerine aykırı olacaktır.

b) Faiz oranlarının, T.C. Merkez Bankası verilerine göre belirlenmesi

3095 sayılı Yasa’nın 1 ve 2.fıkralarında 15.12.1999 gün 4489 sayılı yasa ile yapılan değişiklikle 1.madesinde “Faiz ödenmesi gereken hallerde, miktarı sözleşme ile tespit edilmemişse bu ödeme, yıllık, T.C. Merkez Bankası’nın önceki yılın 31 Aralık günü kısa vadeli kredi işlemlerinde uyguladığı reeskont oranı üzerinden yapılır. Söz konusu reeskont oranı, 30 Haziran günü önceki yılın 31 Aralık günü uygulanan reeskont oranından beş puan veya daha çok farklı ise, yılın ikinci yarısında bu oran geçerli olur.” 2.maddesinde “Bir miktar paranın ödenmesinde temerrüde düşen borçlu, sözleşme ile aksi kararlaştırılmadıkça, geçmiş günler için 1’inci maddede belirlenen orana göre temerrüt faizi ödemeye mecburdur” denilmiştir.

c) Yasal faiz oranları Bütçe Kanunlarıyla belirlenemez.

2003 yılı Bütçe Kanunu ile faiz oranlarının belirlenmesine ilişkin düzenleme, Anayasa'nın 11.maddesindeki Anayasanın üstünlüğü ve bağlayıcılığı ilkesi ile 2. maddesindeki hukuk devleti ilkesine aykırı bulunarak Anayasa Mahkemesi’nin 22.01.2004 gün E.2003/41 K.2004/4 sayılı kararıyla Bütçe Kanunlarındaki faize ilişkin hükümler iptal edilmiştir.

2- Yeniden yapılacak yasal düzenlemede değer ölçüsü ne olmalıdır

Anayasa Mahkemesi’nin 22.07.2025 gün E2024/24. K.2025/164 sayılı son iptal kararının gerekçesinde: “Hak edildiği halde zamanında alınamayan bir miktar paranın değerinde oluşacak aşınmayı gidermek amacıyla alacağa uygulanacak faiz oranının, enflasyon koşullarında yetersiz kalması durumunda, bu yetersizliği giderecek ve enflasyon etkisiyla paranın alım gücündeki kaybın karşılanmasını sağlayacak güvencelerin Devletçe oluşturulması gerekmektedir” denilmesine göre, yeniden yapılacak yasal düzenlemede, faiz oranının belirlenmesinde temel ölçüler şunlar olmalıdır:

  1. Ülkenin içinde bulunduğu ekonomik koşullar,
  2. Yüksek enflasyon,
  3. Paranın alım gücündeki düşüş.

3- Faiz oranlarını belirlemede paranın alım gücünün dikkate alınması gereği

a) Konumuz, para alacağının zamanında ödenmemesi durumunda, gecikme süresi içinde oluşacak değer kaybının, ana paraya belli bir oranda faiz eklenmesi suretiyle giderilmesi olmasına göre, inceleme ve değerlendirmelerimizi, 3095 sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanun’un yürürlüğe girdiği 04.12.1984 tarihinden başlatacağız ve o tarihten bugüne kadar dönemlere göre belirlenen faiz oranlarını, aynı tarihlerindeki para değeri ile karşılaştıracağız.

b) 3095 sayılı Yasa’nın yürürlüğe girdiği tarihten önce yasal faiz oranı, o tarihte yürürlükte olan 818 sayılı Borçlar Kanunu 72/1 ve 103. maddelerine ve Türk Ticaret Kanunu 9.maddesi 1.fıkrasının yollamasıyla Borçlar Kanunu’nun 72’nci maddesine göre belirleniyordu. Buna göre yasal faiz oranı yıllarca % 5 idi. 1980 yılına kadar Türk lirası, ülkemizdeki ve Dünyadaki ekonomik değişimlere göre normal bir seyir izlediği için % 5 yasal faiz oranı yeterli bulunuyordu ve artırılmasına ihtiyaç duyulmuyordu. 1980 yılından sonra ekonomide hızlı bir değişim, hızlı bir çöküş başladı ve yanlış ekonomi politikaları ile bugünlere gelindi. Bunun nedenlerini görebilmek için başlangıçtan günümüze ekonomideki değişimlerin bir özetini yapacağız.

4- Geçmişten bugüne ekonomik koşullar ve bugünkü duruma nasıl gelindiğine ilişkin belirlemeler

a) 24 Ocak 1980 kararlarının etkisi

1980 yılına kadar ekonomi ve Türk Lirası yabancı paralar karşısında normal bir seyir izlemekte iken, 1980 yılı Türk ekonomisi için bir dönüm noktası oldu. Çünkü, 1980 yılında 24 Ocak kararlarının alındığı tarihe kadar “sabit kur sistemi” uygulanmakta iken, anılan tarihte ”serbest kur politikaları” uygulanmaya başlandı. Üretimin yerini para politikaları aldı. İhracat azaldı, ithalat alabildiğine arttı. Cumhuriyetin kazanımları özelleştirilerek veya satılarak birer birer elden çıkarılmaya başlandı. Ekonominin kapıları ardına kadar yabancı sermayeye açıldı. Serbest Pazar politikası yüzünden başta tarım ve hayvancılık geriledi, yerli sanayi, yan sanayi darbe yedi; onların yerini ithal ürünler aldı.

b) Türk Lirasındaki hızlı düşüş

Yukarda açıklanan ekonomi politikalarının sonucu Dolar kuru ışık hızıyla yükselmeye, Türk Lirası aşırı derecede değer kaybetmeye başladı. Dolar kuru 35 liradan 90 liraya fırladı. Bir yıl geçmeden 134.05 TL., 1985’de 579.71 TL. oldu. 1987 ve 1989 yıllarında Türk Lirası iki kez yüzde yüz (%100) değer kaybetti, Dolar kuru 2.000-2.500 TL. oldu. 1991 yılı ortalarında TL. bir kez daha %100 değer kaybetti, Dolar 8.000-10.000 TL’ya yükseldi. Artık durdurulamıyordu. 1991’den 1996 yılına kadar şöyle bir seyir izledi: 15.000-36.000-40.000-55.000-60.000 TL. oldu. Derken (6) rakamlılara ulaşıldı: 1996 ile 2001 arası 101.000-210.000-320.000-545.000-670.000 TL. oldu. Ve 2001’de (7) haneli rakamlarla milyonlar dönemi başladı, örneğin 1 Dolar 1.053.000 TL. oldu.

e) Milyonlu yıllar

2002’de kısa bir süre Türk Lirası değer kazanmaya başladıysa da Koalisyon Hükümetinin çökertilmesinden ve seçimlere gidilip Adalet ve Kalkınma Partisi’nin tek başına iktidara gelmesinden bir süre sonra, Türk Lirası’nın Dolar karşısındaki değeri (7) rakamlı milyonlarla ifade edilmeye başlandı. 1 TL’nin adı bir milyon (1.000.000) oldu. Bu dönemda halkımız 10 milyon liraya bir ekmek, 25 milyon liraya bir kilo peynir veya zeytin, 45 milyon liraya bir kilo kıyma, 120 milyon liraya ayakkabı, 450 milyon liraya bir takım elbise alıyor; taksiyle bir yere gidecekse 5-10 milyon lira ödüyor, otomobili varsa benzin deposu 80 milyon liraya doluyordu. Bu milyonlu günlerde 1 Dolar’ın Türk Lirası karşılığı 1.300.000 TL. civarına ulaşmıştı, 2005 yılına gelindiğinde 1 Dolar 1.350.000 TL. olmuştu.

d) Yeni Türk Lirası dönemi:

2005 yılında Türk Lirası’ndan (6) sıfır atıldı. 1.000.000 TL’nin adı 1 Yeni Türk Lirası (YTL) oldu. Bir süre bu simge kullanıldı. Daha sonra yeniden (TL) denilmeye başlandı. (6) sıfır atılmadan önce 1 Dolar karşılığı Türk Lirasına 1.350.000 TL. denilmekte iken, altı sıfır atılınca, 1 Dolar karşılığı 1.35 TL. adını alarak, Türk Lirasındaki ışık hızıyla değer kaybı ve ülkemizdeki ekonomik çöküntü, aldatıcı biçimde örtbas (kamufle) edilmiş oldu.

1980 yılı 24 Ocak kararlarıyla ”serbest kur politikaları” uygulanmaya başlandıktan sonra, art arda üç kez yüzde yüz değer kaybetmiş Türk Lirası’ndan 2005 yılında (6) sıfır atılarak Yeni Türk Lirası dönemine geçilmesiyle birlikte Türk Lirasının Dolar karşılığı günümüze kadar şöyle bir seyir izledi: 2005’de 1.33 TL, 2006’da 1.41 TL., 2007’de 1.16 TL. 2008’de 1.17 TL. 2010’da 1.52 TL., 2015’de 2.92 TL., 2018’de 5.40 TL, 2021’de 13.50 TL, 2022’de 18,71 TL, 2023’de 27.00 TL., 2024 başında 29,70 TL., 2024 sonunda 36,66 TL. 2025 yılı ilk altı ayında 38,24 TL. sonra kısa aralıklarla 39.06 – 41.99 – 42.63 TL. ve 2026 başında 43,27 TL.

5- Türk Lirasındaki değer kaybı ile yasal faiz oranlarının karşılaştırılması

Yukarda dönemlere göre Türk Lirasındaki değer kayıplarını belirledik. Konumuz, Anayasa Mahkemesi iptal kararındaki gerekçeler uyarınca, ekonomideki değişimlerin, enflasyon koşullarının, para değerindeki düşüşlerin faize yansımalarını görmeye çalışacağız. Bu değerlendirmede, 3095 sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanun yürürlüğe konulduğu 04.12.1984 başlangıç alacağız.

a) 19.12.1984 -31.12.1997 arası dönem (Faiz % 30)

3095 sayılı Yasa yürürlüğe girdikten sonra, o güne kadar % 5 olan yasal faiz oranı % 30 yapılmış olup, bu oranın yürürlükte kaldığı 19.12.1984 -31.12.1997 arası Türk Lirasının Dolar karşısındaki değeri şöyle bir seyir izlemiştir:

  • 1984-1986 arası ortalama: 513,34 TL.
  • 1987-1990 arası ortalama: 1.558,65 TL.
  • 1990-1993 arası ortalama: 8.802,00 TL.
  • 1994-1995 arası ortalama: 25.515,00 TL.
  • 1995-1996 arası ortalama: 50.380,00 TL.
  • 1996-1997 arası ortalama: 208.369,00 TL.

Bu tarihler arasında Türk Lirası iki kez yüzde yüz (%100) değer kaybettiği için, rakamlar hızla büyümüş, faiz oranı hep %30’da kalmıştır. Para değeri (3) haneliden hızlı bir düşüşle (6) haneliye ulaşırken faiz oranı yükseltilmeliydi.

b) 01.01.1998 ile 31.12.2005 arası dönem

Bu dönemde Merkez Bankası kısa vadeli krediler için reeskont faiz oranları üzerinden değerlendirme yapıldığı için, yasal faiz oranları sık sık değişmiş ve çok yüksek oranlar uygulanmış; ancak 2005 yılında (6) sıfır atılırken Merkez Bankası verilerinin çok altında %12 gibi çok düşük bir faiz oranı belirlenmiştir ki, Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararının gerekçesinin nedeni budur; yani enflasyonun dikkate alınmamış olmasıdır. Aşağıda bunu bir tablo halinde göstereceğiz ve karşılarına aynı tarihlerdeki Dolar kurlarını yazacağız.

Dönemler Faiz Dolar= TL. Ortalama
01.01.1998-31.12.1999 % 50 258.175 – 430.000
01.01.2000-30.06.2002 % 60 628.283 – 1.382.626
01.07.2002-30.06.2003 % 55 1.647.654 – 1.643.418
01.07.2003-31.12.2003 % 50 1.400.000
01.01.2004-30.06.2004 % 43 1.343.450
01.07.2004-31.12.2004 % 38 1.335.900
01.01.2005-31.12.2005 % 12 1.342.300 (YTL 1.34)

c) 01.02.2006 ile 31.05.2024 arası dönem (17,5 yılda faiz %9)

Enflasyonun şiddetini giderek artırdığı, Türk lirasının hızla değer kaybettiği, (6) sıfır atıldığı için milyonluk değer kayıplarının, örneğin 1.342.300 TL. Dolar kurunun 1.34 olarak gösterildiği bu dönemde, ortalama 2.02-5.40-13.50-18.71-27.00-36.66-38.24 derken 2025 yılında 40,00 TL’ya ulaşmıştır. Yüksek enflasyonun yaşandığı bu (17,5) yılda faiz %9 gibi çok düşük oranda haksız ve adaletsiz bir uygulama sürdürülmüş; önceki dönemlerde Anayasa Mahkemesi’nin iki kez verdiği iptal kararları örnek alınarak, bu dönemde de aynı biçimde karar alınabilecekken, kimse Anayasa Mahkemesi’ne başvurmayı düşünmemiş, bu adaletsiz uygulamaya âdeta boyun eğilmiştir.

d) 01.06.2024 ile 30.09.2026 arası son dönem

Enflasyonun ve paranın alım gücündeki hızlı düşüşün durdurulamaması ve artan şikâyetler karşısında, 01.06.2024 tarihinde 3095 sayılı Yasa’nın 1.maddesinde ufak bir değişiklik yapılmış; 20.05.2024 gün 8485 sayılı Cumhurbaşkanı Kararıyla yasal faiz oranı % 24 olmuştur. Ancak, Dolar kurunun 40–42 TL’ya yükseldiği bu zorlu günlerde %9’dan %24’e yükseltilen faiz oranının çok yetersiz olduğu ileri sürülerek, bir mahkemenin itiraz yoluyla açtığı iptal davasında, başvuruyu haklı bulan Anayasa Mahkemesi, 01.12.2025 gün ve 33094 sayılı Resmi Gazete’de yayınlanan 22.07.2025 gün E2024/24. K.2025/164 sayılı kararıyla, 3095 sayılı Kanun’un 5335 sayılı Kanun’un 14.maddesiyle değiştirilen “Kanuni faiz” başlıklı 1.maddesinin, “Sözleşmeden kaynaklanmayan borç ilişkileri” yönünden Anayasa’ya aykırı olduğu sonucuna varıp iptal kararı vermiştir.

İptal kararı, Resmi Gazete’de yayınlandığı tarihten başlayarak dokuz ay sonra yürürlüğe girecek olmasına; Resme Gazete’de yayınlanma tarihi 01.12.2025 olup, dokuz ayın dolacağı tarih 30.09.2026 olmasına göre:

  • aa) 01.06.2024 ile 30.09.2026 arası dönemde açılan ve açılacak olan davalarda, Anayasa Mahkemesi’nin yetersiz bulduğu %24 faiz oranının yarattığı değer kayıplarına çözüm arayacağız.
  • bb) Anılan tarihler arasında açılan ve sonuçlanan davalarda, zamanında ödenmeyen tazminat ve alacaklara eklenecek % 24 faiz oranı yetersiz kalacağından, bu yetersizliğin nasıl giderilebileceğini, zararın nasıl kapatılabileceğini araştıracağız.
  • cc) Enflasyon koşullarında faiz oranlarının nasıl belirlenmesi gerektiğine ilişkin görüşlerimizi açıklayacağız.

IV- FAİZ ZARARI NEDİR

1- Faiz zararı, ana paranın getirisinden yeterince yararlanılamamasıdır.

Anayasa Mahkemesi’nin 22.07.2025 gün E2024/24. K.2025/164 sayılı, 3095 sayılı Kanun’un 1.maddesinin iptaline ilişkin kararının gerekçesinde “Faiz, hakedildiği halde zamanında ödenmeyen alacaktan yoksun kalındığı süre içerisinde, alacaklının paranın getirisinden yararlanamaması veya ödemenin geciktiği süre içerisinde ekonomideki değişimlerin etkisiyle paranın alım gücündeki düşüş sonucu alacaktaki aşınmayı gidermek amacıyla ana paraya belli bir oranda eklenen bir miktar paradır” denilmiştir.

2- Faiz zararı, munzam (aşkın) zarar değildir.

Anayasa Mahkemesi kararına göre, faiz zararı, “düşük faiz” uygulamasının bir sonucu olup, 6098 sayılı TBK’nun 122.maddesindeki aşkın zarar (munzam zarar) değildir. Anılan madde hükmüne göre munzam (aşkın) zarar, “temerrüt faizini aşan” bir zarardır. Bunun sorumlusu düşük faiz uygulamasında olduğu gibi Devlet değil, kusurlu olmak koşuluyla borçlu olup, "Alacaklı, temerrüt faizini aşan bir zarara uğramış olursa, borçlu kendisinin hiçbir kusuru bulunmadığını ispat etmedikçe, bu zararı da gidermekle yükümlüdür.” Munzam zarar, asıl alacağa faiz eklenmesine karşın, alacaklının alacağını tam alamaması sonucu, asıl alacaktan bağımsız bir “ek zarar”dır. Düşük faiz zararı, alacağın getirisinden yeterli derecede yararlanılamamış olmasıdır. Munzam zararın sorumlusu borçlu, düşük faizden kaynaklanan zararın sorumlusu Devlettir. Bu konuda Anayasa Mahkemesi kararının gerekçesinde “Hak edildiği halde zamanında alınamayan paranın değerinde oluşacak aşınmayı gidermek amacıyla alacağa uygulanacak faiz oranının, enflasyon koşullarında yetersiz kalması durumunda, bu yetersizliği giderecek ve paranın alım gücündeki kaybın karşılanmasını sağlayacak güvencelerin Devletçe oluşturulması gerekmektedir” denilmiştir.

3- Enflasyon etkisiyle alacağın değer kaybı “munzam zarar” değildir.

Munzam (aşkın) zarar, asıl borç ve temerrüt faizi yükümlülüğünden tamamen farklı, temerrüt ile oluşmaya başlayan asıl borcun ifasına kadar geçen zaman içinde, borçlunun kusuruna dayanan ve artarak devam eden asıl borçtan tamamen bağımsız yeni bir borçtur. Buna karşılık, istinaf ve temyiz incelemelerinin uzun sürmesi, makul sürede sonuçlanmaması durumunda, geçen zaman içerisinde, yüksek enflasyon ve paranın alım gücündeki düşüş nedeniyle asıl alacağın aşınması, değer kaybetmesi, munzam (aşkın) zarar değildir. Çünkü, enflasyon etkisiyle alacağın değer kaybı, munzam zararda olduğu gibi, asıl alacaktan bağımsız ve onu aşan yeni bir zarar değildir.


V- FAİZ ZARARININ SORUMLUSU KİMDİR

1- Faiz zararının sorumlusu Devlet’tir.

3095 sayılı kanuni faiz ve temerrüt faizine ilişkin kanunun, 1984 yılında yürürlüğe girmesinden başlayarak altı kez değişiklik yapılmış; bunlardan yürütme erkine (Bakanlar Kurulu’na) faiz oranını belirleme yetkisi tanıyan ve faizin Bütçe Kanunlarıyla belirlenmesine ilişkin düzenlemeler Anayasa Mahkemesi’nce iptal edilmiş olmasına rağmen, en son yapılan iki düzenlemede yürütme erkine (Bakanlar Kurulu’na ve Cumhurbaşkanına) faiz oranı belirleme yetkisi verilmiş; bu dahi Anayasaya Mahkemesi’nin son kararıyla iptal edilmiştir. Son iptal kararına kadar, 01.01.2006 tarihinden başlayarak tam (17,5) yıl % 9 yasal faiz oranı uygulanmış; bu 17,5 yılda yüksek enflasyon ve paranın alım gücündeki düşüş dikkate alınmamıştır.

Anayasa Mahkemesi’nin 22.07.2025 gün E2024/24. K.2025/164 sayılı son iptal kararının gerekçesinde “Enflasyon oranları altında faiz uygulanmasının bireyin hakları ve kamu düzeni bakımından önem taşıdığı; alacağa uygulanacak faiz oranının belirlenmesi amacıyla oluşturulan mekanizmaların paranın değerinde oluşacak aşınmayı giderecek nitelikte olması ve bu suretle para alacağının enflasyon etkisiyle yitirilen değerinin karşılanmasını sağlayacak güvencelerin bulunması gerektiği; Zamanında alınamayan para alacağına eklenecek yasal faizin yetersizliği karşısında, enflasyonun etkilerinden arındırılarak güncelleştirilmesi, diğer bir ifadeyle alacağa hak kazanıldığı tarih ile ödeme tarihi arasında geçen süredeki değer kaybını giderecek biçimde faiz uygulanmasının mülkiyet hakkı kapsamındaki alacağın enflasyon karşısında değer kaybetmesini önleyebileceği; Hak edildiği halde zamanında alınamayan paranın değerinde oluşacak aşınmayı gidermek amacıyla alacağa uygulanacak faiz oranının, enflasyon koşullarında yetersiz kalması durumunda, bu yetersizliği giderecek ve enflasyon etkisiyle paranın alım gücündeki kaybın karşılanmasını sağlayacak güvencelerin Devletçe oluşturulması gerektiği” açıklanmıştır.

2- Faiz zararı Devlet’ten istenebilir mi ?

Anayasa Mahkemesi iptal kararında, Devletin gerekli güvenceleri oluşturması gerektiği sonucuna varmakla, dolaylı olarak düşük faiz uygulamasından Devleti sorumlu tutmuştur. Bu sorumlu Devletin hangi birimidir, ondan zararın giderimi istenebilir mi ? Bu sorunun yanıtı olumsuzdur. Çünkü, yürütme erki, yasal düzenlemelere dayanarak faiz oranı belirlemeştir. Bu oranın düşük oranda belirlenmesi, hizmet kusuru olmayıp, izlenen ekonomi politikaları gereğidir. Buna karşı olanlar ancak seçimlerde oy vermemek suretiyle tepkilerini gösterebilirler. Asıl sorumlu yürütme erki değil, yargı erki’dir. Çünkü art arda iki kez iptal kararına rağmen, Anayasa’nın 11.maddesine ve 153.maddesi 6.fıkrasına aykırı olarak üçüncü kez aynı biçimde yasal düzenleme yapmış; bu dahi iptal edilmiştir. 01.02.2006 ile 31.05.2024 arası (17,5) yıl (%9) faiz uygulamasına kimse ses çıkarmamış; 2006 yılından önce iki kez verilen Anayasa Mahkemesi iptal kararlarının gerekçelerine bakılarak, itiraz yoluyla açılacak yeni bir iptal davasında kesin sonuç alınacağı açık iken, üçüncü bir dava ancak 2024 yılında açılabilmiştir. Demek ki tek yol Anayasa Mahkemesine gidilmesidir. Bundan öte yasama organından tazminat istenmesi mümkün değildir.

3- Faiz zararı borçludan istenebilir mi ?

a) Düşük oranda faiz uygulamasının sorumlusu, yukarda açıklandığı gibi Devlet olup, bundan dolayı borçlu sorumlu tutulamaz. Faiz, yukardaki bölümlerde tanımlandığı gibi, hakedildiği halde zamanında ödenmeyen alacaktan yoksun kalındığı süre içerisinde, alacaklının paranın getirisinden yararlanamaması nedeniyle ana paraya eklenen bir miktar paradır. Bu tanıma göre, borçlu, düşük oranda faiz uygulamasından kaynaklanan faiz zararından sorumlu tutulamaz ise de, alacağın geç ödenmesi sonucu oluşan faizi ödemek zorundadır. (6098 TBK m. 88, 120 ve 3095/m.1)

b) Borçlunun icra dosyasına teminat mektubu koyarak kanun yollarına (istinaf, temyiz) başvurması, onun yasal hakkı olup, ödemenin gecikmesinden dolayı sorumlu tutulamaz; bu bir kusur değildir. Ayrıca, davanın olağan (makûl) sürede sonuçlanmamış olmasından ve bu süre içerisinde biriken faizin yetersiz kalmasından dolayı da borçlu sorumlu tutulamaz.

c) Ancak, Anayasa Mahkemesi’nin 3095 sayılı Yasa’nın 1.maddesinin iptaline ilişkin kararına göre, faiz uygulaması, enflasyon koşullarıyla ilişkilendirildiğinden, borçlunun, kusuru olmasa bile, yüksek enflasyon ve paranın alım gücündeki düşüş nedeniyle alacak tutarı değer kaybetmişse, taraflar arasında adil dengenin kurulabilmesi için borçlunun borcunu gerçek değeri üzerinden ödemesi gerektiği soncuna varılmıştır.

4- Borçlu düşük faiz oranının yetersizliğinden sorumlu tutulamaz ise de, enflasyon koşullarında alacağın geç ödenmesi sonucu değer kaybını ödemekle yükümlü tutulmuştur.

3095 sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanun’un 1.maddesi hakkında üç kez verilen Anayasa Mahkemesi kararlarında, faiz uygulaması, enflasyon ve paranın alım gücü ile ilişkilendirildiğinden, borçlu bir kusuru bulunmaksızın, alacağın geç ödenmesi sonucu oluşan “değer kaybından” sorumlu tutulmuştur.

a) Anayasa Mahkemesi’nin, yukarda açıklanan 22.07.2025 gün E2024/24. K.2025/164 sayılı kararında “Enflasyon etkisinde olan ekonomilerde paranın alım gücü enflasyon oranına bağlı olarak değer kaybeder. Alacaktan yoksun kalınan sürede enflasyon nedeniyle mülkiyetin gerçek değeri azaldığı gibi bu bedelin tasarruf veya yatırım aracı olarak getirisinden yararlanma imkânı da ortadan kalkar. Hak edildiği hâlde alınamayan bir miktar paranın değerinde oluşacak aşınmanın enflasyonun etkilerinden arındırılarak güncelleştirilmesi, diğer bir ifadeyle alacağa hak kazanıldığı tarih ile ödeme tarihi arasında geçen süredeki değer kaybını telafi edecek biçimde faiz uygulanması mülkiyet hakkı kapsamındaki alacağın enflasyon karşısında değer kaybetmesini önleyebilecek bir araçtır” denilmiştir.

b) Gene Anayasa Mahkemesi’nin 22.07.2025 gün E2024/24. K.2025/164 sayılı, 3095 sayılı Yasa’nın 1.maddesinin “yasal faiz” yönünden iptaline ilişkin kararında, zamanında ödenmeyen alacağın, enflasyon koşullarında paranın alım gücü oranında değer kaybına uğradığı şu gerekçelerle kabul olunmuştur: “Alacaklının alacağını geç tahsil etmesi halinde, enflasyon karşısında meydana gelen değer kaybının giderilmemesi, alacağına gerçek değeriyle ulaşmasını engellemekte; borçlunun ise borcunu gerçek değerinin altında ödemesine yol açmaktadır. Bu durum, taraflar arasındaki adil dengeyi alacaklı aleyhine bozmakta ve alacaklıya ölçüsüz bir külfet yüklemektedir. Adil dengenin kurulabilmesi için borçlunun borcunu gerçek değeri üzerinden ödemesi gerekir. Yüksek enflasyonist ortamlarda parayı elinde bulundurmanın ve çeşitli yollarla değerlendirmenin getirisi para borcunun ödenmesi sırasında ödenecek kanuni faiz oranının çok üzerinde olacağından borçlu borcunu süresinde ödemekten kaçınabilecektir. Para borcunun belirtilen sebeplerle geç ödenmesi alacaklının yoksun kaldığı paranın ödendiği tarihe kadar geçen sürede enflasyon etkisiyle makul olanın ötesinde bir ekonomik kayıp yaşamasına neden olacaktır” denilmiştir.

c) Anayasa Mahkemesi’nin gene 3095 sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanun’un 1,2,4.maddelerinin iptaline ilişkin 15.12.1998 gün E.1997/34 K.1998/79 sayılı kararında: Enflasyon ve buna bağlı olarak oluşan döviz kuru, mevduat faizi, hazine bonosu ve devlet tahvili faiz oranlarının sabit yasal ve temerrüt faiz oranlarının çok üstünde gerçekleşmesi borçlunun yararlanması alacaklının zarara uğraması sonucunu doğurmuştur. Bu nedenle, borçlu, süresinde borcunu ödememekte, yargı yoluna başvurulduğunda da yargı sürecini uzatma gayreti göstermekte, böylece yargı mercilerindeki dava ve takipler çoğalmakta, yargıya güven azalmakta, kendiliğinden hak almak düşüncesi yaygınlaşarak, kamu düzeni bozulmakta kişi ve toplum güvenliği sarsılmaktadır. İtiraz konusu kuralların borçlu yararına, alacaklı zararına sonuçlar doğurması, ekonomik ve sosyal yaşamı olumsuz yönde etkilediği gibi Hukuk Devleti ilkesini de zedelemektedir. Açıklanan nedenlerle, Yasa'nın incelenen kuralları Anayasa'nın 2. ve 5. maddelerine aykırıdır. İptali gerekir, denilmiştir.

4- Enflasyon etkisiyle alacağın değer kaybının borçluya ödetilmesi, malvarlığında haksız çoğalmanın giderilmesi olarak değerlendirilmiştir.

Alacağın zamanında ödenmemesi durumunda, alacaklı paranın getirisinden yararlanamamakta; borçlu ödemenin geciktiği süre içinde parayı işleterek veya bankaya koyup faizini alabilmekte, dahası enflasyon etkisiyle geç ödemeden yarar sağlamaktadır. Yüksek enflasyon, dolar kurundaki artış, altının olağanüstü değerlenmesi, paranın satın alma gücünde azalma etkisiyle, zamanında ödenmeyen alacağın değer kaybetmesi, borçlunun malvarlığında çoğalma, alacaklının malvarlığında azalma sonucunu doğurduğu; borçlunun kanun yollarına başvurması bir hakkın kullanılması ise de, geç ödemenin yarattığı değer kaybından dolaylı olarak yararlanmış olduğundan, malvarlığındaki haksız çoğalmayı alacaklıya vermesi gerektiği sonucuna varılmıştır. Anayasa Mahkemesi kararlarında da mülkiyet hakkı yönünden değerlendirmeler yapılmıştır.


VI- ALACAĞIN DEĞER KAYBI NASIL HESAPLANABİLİR

1- Enflasyon koşullarında alacağın değer kaybı

Yukardaki bölümlerde açıklanan Anayasa Mahkemesi kararlarında da kabul edildiği üzere, zamanında ödenmeyen alacak, enflasyon koşullarında paranın alım gücü oranında değer kaybetmekte, alacaklı gerçek değeri üzerinden alacağını alamamaktadır. Enflasyon koşullarında zamanında ödenmeyen “alacağın değer kaybını” somut örneklerle ve rakam belirterek açıklayalım: Diyelim ki, 2020 yılında sonuçlanan bir davada, mahkemece 600.000 TL. tazminata hükmedilmiş olup, icraya konulan ilama karşı, davalı kanun yollarına (istinaf, temyiz) başvururken, icra dosyasına teminat mektubu koyduğu için, davacı alacağını tahsil edemeyecektir. İstinaf ve temyiz aşamaları uzun sürmüş ve 2025 yılına gelinmiştir. Bu örneğe göre 600.000 TL’nın 2020 yılı ile 2025 yılındaki değerini ürünler üzerinden karşılaştıralım:

Ürün türü 2020 yılı 2025 yılı
Konut (1+2) 350-400.000 19-25.000.000
Otomobil (En düşük) 80-120.000 1,5-2.000.000
1 kilo et veya kıyma 35-45 TL. 800-1000 TL.
Bir ekmek (Ortalama) 1 TL. 30-60 TL.
Buzdolabı 2.500-3.000 12-15.000 TL.
Çamaşır makinesi 2.400 TL. 14.000 TL.
Bulaşık makinesi 1.800 TL. 10-12.000 TL.

Yukardaki tabloyu şöyle değerlendirelim:

  • 2020 yılında sonuçlanan davada davacı 600.000 TL. alacağını hemen alabilseydi, bu para ile 350-400.000 TL’ya bir ev veya daire; artan 200.000 TL’nın 80.000 TL’sı ile bir otomobil alabilecek; geriye elinde 120-150.000 Tl. bir para kalacaktı; bu para birkaç yıl günlük beslenme ve giyim ihtiyaçlarını, çocuklarının okul masraflarını karşılayabilecekti. 2020 yılında asgari ücretin 2.943,00 TL, net 2.324,70 TL olmasına göre bir işçi ailesi bir çok şeyi alamasa bile geçim sıkıntısı çekmeyecek; 35-45 liraya bir kilo et, 5-15 lira arasında sebze, meyva alabilecekti.
  • Davacı, mahkemece hüküm altına alınan 600.000 TL’yı 31.05.2025 tarihine kadar %9 ve 01.06.2025 tarihinden sonra % 24 faiz eklenmek suretiyle tahsil ettiğinde, ev ve araba almak şöyle dursun, bu para ile doğru dürüst geçinemeyecektir.

Bu tespitlere göre, 2020 yılında 600.000 TL. olan alacaktaki değer kaybını hesaplamak, 2025 koşullarına göre “güncellemek” gerekecektir.

2- Alacaktaki değer kaybı nasıl giderilebilir ?

a) Hemen belirtelim ki, aşağıda çeşitli biçimlerde yapılacak hesaplamalarda görüleceği üzere, ülkemiz öylesine bir ekonomik çöküntü içindedir ki, ne enflasyon oranları, ne paramızın alım gücündeki düşüş oranı üzerinden yapılacak hesaplar, zamanında ödenmeyen alacağın “gerçek değer kaybını” ortaya koyamayacaktır. Yukardaki ürün tablosu bunu göstermektedir. Kısaca, günümüz koşullarında alacaktaki değer kaybı hiçbir biçimde giderilemeyecektir. Bununla birlikte, uygun bir formül ve hesaplama ile alacaktaki değer kaybı, az da olsa, giderilmeli; borçlu, yüksek enflasyonun sorumlusu olmadığına göre, onun da ödeme gücünü aşmayacak bir miktar belirlenmelidir.

b) Anayasa Mahkemesi kararlarına göre, borçlu, zamanında ödenmeyen ve enflasyon etkisiyle eriyen alacağı, paranın alım gücündeki düşüş oranında ödemekle yükümlü olacaktır. Çünkü ödeme tarihindeki alacak bir “miktar” değil, bir “değer”dir. Zamanında ödenmeyen paranın ödeme tarihindeki ekonomik koşullara göre değerlendirilmesine, sözleşmelerden kaynaklanan alacaklarda “uyarlama” ve haksız fiillerden kaynaklanan tazminatlarda “güncelleme” denilmektedir. Anayasa Mahkemesi’nin 22.07.2025 gün E2024/24. K.2025/164 sayılı kararında, zamanında ödenmeyen alacağın değerinde oluşacak aşınmanın. enflasyonun etkilerinden arındırılarak “güncelleştirilmesi” diğer bir ifadeyle alacağa hak kazanıldığı tarih ile ödeme tarihi arasında geçen süredeki değer kaybının giderilmesi gerektiği açıklanmıştır.

3- Alacaktaki değer kaybının hesaplanması (Güncelleme)

2020 yılından 2025 yılına kadar yüksek enflasyonun etkisiyle Türk Lirası olağanüstü değer kaybetmiş olup, paranın alım gücü kaybı, ağırlıklı olarak enflasyon oranı, Merkez Bankası yıllık mevduat faiz oranı, altın fiatları ve Dolar kurundaki artışla ölçülmektedir. Aşağıda bu ölçüleri kullanarak sonuçlarına bakacağız ve en adaletli olduğuna inandığımız hesaplama biçimini seçeceğiz.

a) Dolar kuru üzerinden güncelleme

  • 2020 yılında Dolar kuru ortalama 7.17 TL. olup, 600.000 TL. alacağın Dolar olarak tutarı: 600.000 / 7.17 = 83.682 Dolar
  • 2025 yılı sonunda 42.00 TL. olan Dolar kuruna göre, 83.682 Doların Türk Lirası karşılığı: 83.682 x 42,00 = 3.514.644 TL.

b) Enflasyon oranlarına göre güncelleme

Beş yıllık % 592,5 enflasyon oranı üzerinden 600.000 TL’nın (5) yıl sonraki güncellenmiş tutarı: 600.000 x % 592,5 = 3.495.077 TL.

c) TCMB mevduat faiz oranına göre güncelleme

TCMB beş yıllık % 641,5 mevduat faiz oranına göre 600.000 TL’nın (5) yıl sonraki güncellenmiş tutarı: 600.000 x % 641,5 = 3.249.268 TL

ç) Altın fiyatlarına göre güncelleme

  • 2020 yılında 288 TL üzerinden 600.000 TL. ile alınabilecek Gram Altın miktarı: 600.000 / 288 = 2.084 Gram Altın
  • Şimdi 2025 yılında ortalama 5.942 TL. Gram Altın fiatı ile 2.084 Gram Altını çarparak, 600.00 TL’nın 2025 yılında güncellenmiş tutarını belirleyelim: 2.084 Gram Altın x 5.942 TL = 12.385.466 TL.

d) Karşılaştırma

600.000 TL. alacağın 2025 yılında güncellenmiş tutarı:

  • Dolar kuruna göre: 3.514.644 TL.
  • Enflasyon oranlarına göre: 3.495.077 TL.
  • TCMB mevduat faiz oranlarına göre: 3.249.268 TL
  • Altın fiyatlarına göre: 12.385.466 TL

e) Değerlendirme

Yukarda görüldüğü gibi, Dolar kuruna, enflasyon oranına ve Merkez Bankası mevduat faiz oranlarına göre yapılan hesaplamalar birbirine yakın ve çok düşüktür. Altın üzerinden yapılan hesaplama ise çok yüksektir. Bize göre, altın üzerinden yapılan hesaplama az çok gerçeği yansıtmakta; alacaktaki beş yıllık “değer kaybını” ortaya koymaktadır. Buna karşılık, enflasyon oranı, Dolar Kuru ve Merkez Bankası mevduat faiz oranlarına göre yapılan hesaplama sonuçları, alacağın beş yıllık “gerçek değer kaybı” değildir. Çünkü, kurumlar baskı altında olup, her üçü de, gerçekleri yansıtmayan ekonomi politikalarına göre belirlenmektedir. Aslında enflasyon oranı, Dolar kuru, Merkez Bankası verileri açıklananlardan çok daha yüksektir. Ayrıca altın üzerinden yapılan hesaplama bile gerçeği tam yansıtmamaktadır. Örneğin, 2020 yılında 600.000 TL ile hem ev hem araba alınabildiği gibi, geriye en az bir yıl geçinecek kadar para kalmakta iken, yukarda altın üzerinden yapılan güncelleme sonucu 12.385.466 TL’nın satın alma gücü, 2020 yılındaki 600.00 TL’nın satın alma gücü kadar değildir. Bunun nedeni konut, kira, eşya ve özellikle beslenme fiyatlarının olağanüstü yüksekliği ve gerçek enflasyon oranlarına koşut olarak ürünlere sürekli zam yapılmasıdır.

f) Altın üzerinden yapılan hesaplama dahi yetersiz kaldığına göre, Dolar kuruna, enflasyon ve Merkez Bankası mevduat faiz oranlarına, göre yapılan hesaplamalar sonucu ortalama 3.350.000 TL, 2020 yılında 600.000 TL. olan alacağın beş yıl sonraki değer kaybını karşılamaktan çok uzaktır. Bu para ile 2025 yılında bir ev alabilmek şöyle dursun, yoksulluk sınırına göre değerlendirme yapıldığında, dört kişilik bir ailenin zorunlu ihtiyaçlarını ancak iki yıl karşılayabilmektedir. Bu tespitimiz, ülkemizdeki ekonomik çöküntünün, enflasyonun, pahalılığın derecesini ortaya koymaktadır.

g) Bu gerçeklere rağmen, altın üzerinden yapılan hesaplama sonucuna göre değil, gerçeği yansıtmasa da Dolar kuruna, enflasyon ve Merkez Bankası mevduat faiz oranlarına göre yapılan hesaplama sonuçlarını ölçü almak zorundayız. Çünkü, 2020 yılında 600.000 TL olan alacaktaki değer kaybının, altın üzerinden hesaplanması sonucu belirlenen 12.385.466 TL’nın borçludan istenmesi hakkaniyete aykırı olacaktır. Çünkü, borçlu, ödeme gücü bulunsa bile, enflasyonun, pahalılığın, ekonomik çöküntünün sorumlusu değildir. Ülkemizin içinde bulunduğu zorlu koşullara borçlu kadar alacaklı da katlanmak zorundadır. Böyle bir dengenin kurulması adalet ilkeleri gereği olacaktır. Ayrıca konut, taşınmaz, altın, gümüş gibi durağan yatırımlar, sözleşmelerden ve haksız fiillerden kaynaklanan alacakların ölçüsü olmamalıdır.

h) Sonuç olarak; yukardaki bölümlerde açıklanan Anayasa Mahkemesi kararları uyarınca, 2020 yılında ödenmesi gereken 600.000 TL’nın, 2025 yılı koşullarına göre hesaplanan “güncellenmiş” tutarına birikmiş yasal faiz eklenecek, borçlu bu tutarı alacaklıya ödeyecektir. Böylece zamanında ödenmeyen alacaktaki enflasyon etkisiyle oluşan aşınma ve değer kaybı (az da olsa bir parça) giderilmek suretiyle adaletli bir denge kurulmuş olacaktır.


VII- ALACAKTAKİ DEĞER KAYBININ BORÇLUDAN İSTENMESİ

1- Davacı, güncellenen parayı davalıdan nasıl isteyebilecektir ?

a) Davacı, beş yıl önce hüküm altına alınan parayı, beş yıl sonra faiziyle birlikte aldıktan sonra, yukarda hesaplanan 3.514.644 TL’dan 600.000 TL. ve bunun birikmiş faizini indirdikten sonra, kalan miktarı yeni bir dava açarak isteyecektir.

b) Dava türü elbette “belirsiz alacak davası” olacaktır. Çünkü, enflasyon ve paranın değer kaybı oranında (Dolar, enflasyon, mevduat faizi bazında) bir hesaplama yapılsa bile, paranın alım gücündeki oynaklık, günlük ve hızlı değişimler nedeniyle, davanın karar aşamasına yakın bir tarihte hesaplanacak tazminat veya alacak tutarı çok farklı olabilecektir. O halde davanın belirsiz alacak davası biçiminde açılmasında zorunluluk vardır.

2- Dava açma süresi (zamanaşımı) ne olacaktır ?

Enflasyon ve paranın alım gücündeki olağanüstü düşüş nedeniyle alacağın değer kaybı, sonuçlanan davadan bağımsız yeni bir davadır. Bu davada, yüksek enflasyon nedeniyle uğranılan “zarar” istenilmektedir. O halde sonuçlanan davadaki hukuksal nedenler ile zararın istenmesinin hukuksal dayanağı birbirinden farklıdır. Bu nedenle ilk davadaki hukuksal nedenlere uygulanacak zamanaşımı süreleri, zararı isteme davasına uygulanamayacaktır. Enflasyon nedeniyle zarara uğrama, davalı ve borçlu yönünden bir haksız fiil sayılmasa bile, aşağıda açıklanacak hukuksal nedenlere göre bir tür hukuka aykırılık durumudur. O halde kıyasen haksız fiillere ilişkin zamanaşımı süresi içinde dava açılmalıdır. Bu süre bilindiği gibi 6098 sayılı TBK’nun 74.maddesine göre (2) yıldır. Özetlersek, enflasyon ve paranın alım gücündeki olağanüstü düşüş nedeniyle alacağı değer kaybına uğrayan davacının, enflasyon oranında “güncellenmek” suretiyle zararının giderilmesi istemiyle açacağı davanın zamanaşımı süresi, ilk davadaki alacağın tahsilinden başlayarak (2) yıl olacaktır. İki yılı geçirmişse, davalı zamanaşımı definde bulunabilecektir.

3- Alacağın değer kaybının borçludan isteyebilmesinin hukuksal gerekçesi

Zamanında ödenmeyen alacağın, yüksek enflasyon koşullarında paranın alım gücündeki düşüş nedeniyle değer kaybının, borçludan istenebilmesinin hukuksal gerekçesi ne olacaktır ?

a) Yüksek enflasyon ve paranın alım gücündeki olağanüstü düşüş nedeniyle taraflar arasında bozulan dengeye hakça çözüm arayışları yeni bir durum değildir. Hukuk tarihinde bunun örnekleri pek çoktur. İlk örneği Roma Hukuku’nda buluyoruz. Sözleşmelerin her durumda yerine getirilmesi kuralına uyma (Pacta sund servanda) koşulunun olanaksız hale gelmesine veya taraflara ağır külfet yüklemesi durumuna çözüm olarak, sözleşmelerin yeni koşullara uyarlanması (Clausula rebus sic stantibus) kuralı getirilmiştir.

b) Yukarda açıklanan kural, sözleşmeler yönünden, emprevizyon (öngörülemezlik) kuramı ile desteklenerek, ekonomide beklenmeyen olağanüstü değişiklikler yüksek enflasyon, paranın alım gücünde aşırı düşüş gibi nedenlerle, alacak-borç ilişkisinin değişen koşullara “uyarlanması” kuralı uygulanmıştır.

c) Yukarda açıklanan durumlar ve çözümler bir yasal düzenleme yapılmaksızın uzun yıllar boyunca uygulandıktan sonra, yasa hükmü halini almıştır. Bizde de önceki 818 sayılı Borçlar Kanunu’nda bir hüküm olmaksızın, savaş, enflasyon, para değerinin düşmesi sonucu sözleşmelerin yerine getirilmesindeki imkansızlık, ödeme güçlüğü gibi durumlara dürüstlük kuralı (MK. M.2) ve hakkaniyet ilkesiyle çözüm aranmış; uzun yıllar uygulandıktan sonra, 2011 yılında yürürlüğe konulan 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun 138.maddesinde “aşırı ifa güçlüğü” başlığı altında yasa hükmü halini almıştır. Yasanın gerekçesi, ekonomik kriz, enflasyon, döviz dalgalanmaları, para değerinin düşmesi sonucu işlem temelinin çökmesi, öngörülemeyen olağanüstü durumlar olup, borçluya uyarlama veya sözleşmenin feshini isteme hakkı tanınmıştır.

d) 6098 sayılı TBK’nun 138.maddesi sözleşmelere ilişkin olup, haksız fiillere uygulanabilir mi ? Gene TBK’nun 114.maddesi 2.fıkrasında “Haksız fiil sorumluluğuna ilişkin hükümler, kıyas yoluyla sözleşmeye aykırılık hâllerine de uygulanır” denilmesine göre, sözleşme hükümlerinin haksız fiillere kıyasen uygulanmasına yasal bir engel bulunmamalıdır. O halde, haksız fiillerden ve hukuka aykırı olaylardan kaynaklanan zararlar nedeniyle tazminat alacaklarına TBK’nun 138.maddesi kıyasen uygulanabilir ve geç ödeme nedeniyle enflasyon koşullarında paranın alım gücündeki düşüş oranında “uyarlama” istenebilir. Böylece haksız fiillerden ve hukuka aykırı olaylardan kaynaklanan zararlara ilişkin tazminat alacaklarının geç ödenmesi nedeniyle paranın alım gücündeki düşüş oranında değer artırımının (uyarlamanın) yasal dayanağı, TBK’nun 114.maddesi 2.fıkrası gereği TBK’nun 138.maddesi olabilir. Madde metninde “öngörülemezlik” ve “uyarlama” kavramları yer aldığına göre, bunlar haksız fiillerden kaynaklanan alacak ve borç ilişkilerine de uygun düşecek ve kıyasen uygulanabilecektir. Ancak sözleşmeler için “uyarlama” ile haksız fiillerdeki uygulama birbirinden farklıdır. Örneğin haksız fiil alacaklarında, sözleşmelerde olduğu gibi fesih söz konusu olamaz. O halde haksız fiillerden kaynaklanan tazminat alacaklarının enflasyon ve paranın alım gücündeki düşüş oranında değerlendirmesine “güncelleme” dememiz daha doğru olacaktır. Hem güncellemenin uygulanması, uyarlamadan çok farklıdır.

Anayasa Mahkemesi’nin 22.07.2025 gün E2024/24. K.2025/164 sayılı kararında da yüksek enflasyon ve paranın alım gücündeki düşüş nedeniyle zamanında ödenmeyen alacakta oluşan “değer kaybının” giderilmesi işlemine “güncelleştirme” denilmiştir. Öte yandan “güncelleme” yeni bir kavram, yeni bir uygulama değildir. Uzun yıllardan beri yargıda uygulanan ve Yargıtay kararlarıyla yerleşik hale gelen bir kural olup, dava öncesi ödemeler, dava sırasında hesaplanan miktardan “güncellenerek” düşülmektedir.


VIII- YENİ FAİZ DÜZENLEMESİ NASIL OLMALI

1- Yürütme erkine faiz belirleme yetkisi verilmemelidir.

a) İlk kez 04.12.1984 tarihinde yürürlüğe konulan 3095 sayılı Kanuni Faiz ve Temerrüt Faizine İlişkin Kanun’un ilk şeklinde yasal faiz oranlarını belirleme yetkisi Bakanlar Kurulu’na verilmişti. Bu düzenleme, Anayasa Mahkemesi’nin 15.12.1998 gün 34-79 sayılı kararıyla iptal edilmiştir.

b) Anayasa Mahkemesi iptal kararına rağmen, Anayasa’nın 153.maddesi 6.fıkrasına aykırı olarak 3095 sayılı Yasa’nın 1’inci ve 2’nci maddeleri, 21.04.2005 gün 5335 sayılı yasanın 14.maddesiyle değiştirilerek, Bakanlar Kurulu’na yeniden faiz belirleme yetkisi verilmiş; bu dahi Anayasa Mahkemesi’nin 22.07.2025 gün E 2024/24. K.2025/164 sayılı kararıyla iptal edilmiştir.

c) Bu son iptal kararından sonra yasama organı, yeniden yapılacak düzenlemede, Anayasa’nın 11’inci ve 153/6.maddelerine aykırı olarak yeniden yürütme erkine (Bakanlar Kurulu’na ve Cumhurbaşkanına) faiz belirleme yetkisi veremeyecektir.

2- Yasal faiz oranları TCMB verilerine göre belirlenmelidir.

a) Anayasa Mahkemesi’nin ilk iptal kararından sonra 3095 sayılı Yasa’nın 1 ve 2.fıkralarında 15.12.1999 gün 4489 sayılı yasa ile yapılan değişiklikle 1.madesinde “Faiz ödenmesi gereken hallerde, miktarı sözleşme ile tespit edilmemişse bu ödeme, yıllık, T.C. Merkez Bankası’nın önceki yılın 31 Aralık günü kısa vadeli kredi işlemlerinde uyguladığı reeskont oranı üzerinden yapılır. Söz konusu reeskont oranı, 30 Haziran günü önceki yılın 31 Aralık günü uygulanan reeskont oranından beş puan veya daha çok farklı ise, yılın ikinci yarısında bu oran geçerli olur.” 2.maddesinde “Bir miktar paranın ödenmesinde temerrüde düşen borçlu, sözleşme ile aksi kararlaştırılmadıkça, geçmiş günler için 1’inci maddede belirlenen orana göre temerrüt faizi ödemeye mecburdur” denilmiştir.

b) Ancak, Merkez Bankası “politika faizine” bağlı olarak kararlar verdiğinden, çeşitli tarihlerde yayınladığı tebliğlerde açıklanan faiz oranları, ülkemizin içinde bulunduğu ekonomik durumu ve enflasyonun etkisini yansıtmamaktadır. Anayasa Mahkemesi’nin 22.07.2025 gün E2024/24. K.2025/164 sayılı iptal kararında “Hak edildiği halde zamanında alınamayan bir miktar paranın değerinde oluşacak aşınmayı gidermek amacıyla alacağa uygulanacak faiz oranının, enflasyon koşullarında yetersiz kalması durumunda, bu yetersizliği giderecek ve enflasyon etkisiyle paranın alım gücündeki kaybın karşılanmasını sağlayacak güvencelerin Devletçe oluşturulması gerekmektedir” denilmesine göre, Yasama Organı’nın 3095 sayılı Yasa’nın 1 ve 2.maddelerinde yapacağı düzenlemenin bu gerekçeye uygun olması gerekmektedir.

3- Yasal faiz oranları Bütçe Kanunlarıyla belirlenemez.

3095 sayılı Yasa’da 4489 sayılı yasa ile yapılan değişiklik uyarınca TC. Merkez Bankası tarafından belirlenmekte olan faiz oranları, yürütme erki (Bakanlar Kurulu) tarafından yüksek bulunup, Bütçe Kanunlarına konulan hükümlerle düşürülmeye başlanması üzerine, bunun Anayasa’ya aykırı olduğu savıyla dava açılmış ve Anayasa Mahkemesi’nin 22.01.2004 gün E.2003/41 K.2004/4 sayılı kararıyla Bütçe Kanunlarındaki faize ilişkin hükümler iptal edilmiş; bunun yanı sıra Yargıtay da “Bütçe Kanunlarındaki faiz oranları, genel bütçeye dahil dairelerle, katma bütçeli idarelerin ilama bağlı borçları ile ilgili olup, bunların dışındaki hak ve alacaklara uygulanacak faiz, 3095 sayılı yasaya göre belirlenen T.C.Merkez Bankası kısa vadeli kredi işlemlerinde uygulanan reeskont faiz oranlarıdır” gerekçesiyle Bütçe Kanunlarındaki faiz oranlarını geçersiz saymıştır.

×

🎁 YENİ YIL HEDİYESİ

DÖNDÜR